Kahvehaneye çay içmeye gittim. Baktım ki arkadaşlar henüz gelmemiş, ben de köşeye çekildim, bir tabureye oturup çay istedim. “Abi buyur masaya gel, bir çayımı iç” sesine döndüğümde baktım ki yüzde doksan kuru-sıkı fakat muazzam uydurma kurgularıyla meşhur bizim Kara tek başına oturuyor. Uzun yıllardır sohbetini dinlemediğim için hemen gidip masasına oturdum. Çayım geldi, fakat benim istediğim çay mı yoksa karanın ısmarlamak istediği çay mı olduğunu çözemedim, orası muğlakta kaldı.  Arkadaşlar gelmeden Kara’ yı biraz dinleyip çayımı içmem gerekiyordu, o yüzden sohbet için hızlı davrandım. Karayı konuşturmanın en kolay yolunu biliyordum. O yüzden ilk sorumu sordum, “Hala ava gidiyor musun?”  tabi beklediği, istediği ve en sevdiği sorulardan birisiydi sorduğum soru. Hemen başladı:

                “Eskisi kadar olmasa da gitmeye çalışıyorum. Geçen gittiğimizde ilk kekliği Ahmo vurdu, ben Mıho ve tazımız kekliği ararken Mıho nasıl olduysa ikimizden önce çalıların arasında kekliği buldu ve ‘Dedim size, kekliği ben vurdum’ diyerek çantasına attı. Ben de sinirle yanına gidip elimi çantasına koydum ve bir çırpıda kekliği çıkarıp Ahmo’nun çantasına koydum. Mıho tepki verip tekrar “Kekliğimi ver, ben vurdum onu” deyince “S… git lan, kekliği kimin vurduğunu ben gördüm. Sen, keklik düştükten otuz saniye sonra ateş ettin ve kekliği ben vurdum diyorsun, hak ne ise odur. Gel, sana avcılık nasıl olur göstereyim.” dedim. “Nasılmış ?” dedi, “Şu aynayı tut gözüme” dedim. Küçük yüz aynasını gözüme tuttu, baktım ki arkamdan bir bıldırcın havalandı, tabi aynadan arkamı görüyorum. Hemen tüfeğimi ters çevirip ateşledim, arkama döndüğümde bizim karabaş tazı düşmekte olan bıldırcının hizasında ağzını açmış bıldırcının yere düşmesini bekliyordu. “Bak, Mıho avcılık böyle olur.” dedim. Hocam, Allah şahidimdir gram fazla söylemedim, gidip Ahmo’ya sorabilirsin.

                Kara, o kadar samimi, inanarak ve ciddiyetle konuşuyordu ki, konuştuğu dünyaya insanı hemen çekiyordu. Karşısındakinin gözlerinin derinliklerine bakarak konuşuyordu. İnsan Kara’ yı dinlerken söylediklerine inanmasa bile inanmış rolünü oynamak zorundadır, yoksa dinleyici onun istediği şekle girmediğinde ya tek kelime konuşmaz ya da lafı kestirip atar. Siyasetçilere taş çıkartacak kadar usta bir anlatıcı, tecrübeli bir hatiptir Kara. Tabi ben ikinci soruma geçtim “Günah değil mi hayvan öldürüyorsunuz?” diye sorunca sanki soruyu bekliyormuşçasına daha sorumu bitirmeden başladı konuşmaya:

                “Bize katil diyorlar, ama inancın olsun ben çevreciyim, kullandığım fişeklerin hiçbir boş kovanını çevreye atmıyorum, cebime koyup eve götürüyorum. Asıl bize katil diyenler katildir, katillerin uşağıdır, çevreyi onlar kirletiyor. Bütün pisliklerini her yere atıp kirletiyorlar. İstersen tarihe bir bak, zaten benden çok daha fazlasını biliyorsun. Allah aşkına, doğa ve insan katili zorbaları besleyip besleyip dünyamıza musallat eden bu zekâ özürlüler bizim gibilere katil-deli diyor, işte buna deliriyorum. Düşünsene milyon yıldır işgal ettikleri her yeri soyup soğana çeviren, binlerce hayvan türünü dünyamızdan yok eden bu zerzevat zihniyetlerden deli muamelesi görüyoruz. Bunlar insan görünümünde başka bir tür hocam!  Doğayı asıl bunlar katlediyor, ama hepsi fosil olacak, tabi ben de fosil olacağım, keklik ve bıldırcınlar da. Ama benim gibi kaliteli adamlar ölüp fosil olunca uçak yakıtı olacak, ama mesela dedem gibiler,  dolmuş, otobüs mazotu olacaklar. Dün caddede yürürken yanımızdan geçen minibüs yeşil ışık yanınca , ’vıroomm’ diye aniden gaza bastı ve bir anda etrafım simsiyah islerle kaplandı, kömür yüzlü olmuştum. İçimden “Aha dedem yüzüme çarptı” diye geçirdim.  Bu yalancıların, katillerin hepsinin belki fosil değeri bile yok, ama dedemin vardı, gördüm; dedem yüzüme çarptı.   

Yine geçen avdaydık, geyiği gördüm kocaman, rahat yirmi beş kilo vardı, tüfeği doğrulttum, tam ateş edecektim ki keçi sesine benzer ‘meee’ diye bir ses duydum, anında tüfeğimi indirdim ve ateş etmekten vaz geçtim.  Mıho, bu hareketimi görünce kendisi nişan almaya başladı, tabi ben hemen Mıho’nun tüfeğini elinden alıp “Yavrusu olan geyik öldürülür mü, sen katil misin oğlum?” deyip onu durdurdum. Şimdi kalkıp bize katil diyorlar, bıraktım hayvanları; ulan binlerce yıldır insanları yerlerinden, yurtlarından eden, aç bırakan, beşikteki bebeği bile öldüren, öldürene destek olan siz değil misiniz? Asıl kim katil şimdi? Hadi oradan…    

                İnsan hakkını savunmalı, haksızlığa karşı çıkmalı. Ben askerdeyken bir gün yemekhaneye doğru gittiğimde Yüzbaşı beni çağırdı “Neden selam vermeden geçtin?” diye beni fırçaladı. Ben de “ Komutan, kamelya çukurda, bir de sarmaşıklar yüzünden hiç kimse gözükmüyor, kusura bakma göremedim” dedim, fakat demem ile beraber tokadı yedim, tokadı yiyince benim de şalterlerim attı, “Bir ceza daha yesem ne olur ki” dedim kendi kendime, zaten dört buçuk yıldır askerdeydim. Tabi komutan tokatla beraber bana “Hiç kimse yoksa da buradan geçtiğinde selam vereceksin lan!” dedi. Ben de hemen tak tak tak otuz selam birden verdim ve “Bana bak Komutan, sana otuz günlük selamı peşin olarak ödedim. Otuz gün boyunca benden bir kuruş selam bekleme” dedim ve bir uyandım ki üç koruması beni revire götürüyor, hepsi üzerime birden çullanıp beni komaya sokmuşlar. Tabi çok zoruma gitti, benim gibi bir adama bu yapılır mıydı, olayın peşini bırakmadım. Olay büyüdü, mahkemelik oldu. Ben de mahkemede “Komutanın adamları benim paramı çaldılar, babam bana üç bin lira göndermişti, paramı istediler, vermeyince de beni bu hale getirdiler, ama uyandığımda param cebimde yoktu, paramı almışlardı” dedim. Geri adım atmadım ve üç bin lirayı da söke söke aldım onlardan. Para mara yoktu cebimde, kimse paramı almamıştı yani, ama aldığım parayı yediğim dayağa saydım ve beni vuranların parasının hepsiyle üç gün üç gece arkadaşlarla rakı ziyafeti çektim.

                Bir gün Binbaşı beni çağırdı ve “Bir şey soracağım, doğru söylersen sana hiçbir şey yapmayacağım, ama yalan söylersen askerliğin bir daha uzar, ona göre” dedi. Ben de doğru söyleyeceğime yemin ettim. Bana “ Yüzbaşı ile arandaki meselenin aslı nedir?” diye sordu. Yeminliydim, dinimizde yalan söylemek haramdır, günahtır,  ama her ne hikmetse herkes yalan söylüyor, yalan söyleyene inanıyor, ama ben de yalan yok, doğruyu söyledim. Hatta komutanım eğer siz de “Hiç kimse yoksa bile selam vermek zorundasın” diyorsan o zaman “Elimi selam duruşunda bağlayacağım, böylece sürekli selamda olmuş olacağım, sadece uyku istirahatinde elimi açacağım, ama yatakta da olmaz diyorsan, yatakta da elimi selam duruşunda tutup öyle yatacağım” dedim. Komutan kahkahalar eşliğinde hemen yazıcıyı çağırıp bu akşam Kara’nın yazısını hazırlayın, terhis edin, askerliği bitti” dedi. Sabah erkenden yola çıktım.”

                Ben Kara’yı dinlemekten sıkılmamıştım, ama gülmekten patlar hale gelmiştim. “Abi bir çay daha içer misin?” sorusuna ‘yok’ dedim. Kara’nın elinde üç beş demir para yer değiştiriyordu, çay parasını vermeyi düşünüyordu. Ben para vermesini engelleyince “Allah ısmarladık” deyip kahvehaneden çıktı gitti. Çevreme bir baktım ki ne göreyim, arkadaşlarımın geldiğini fark etmemişim, herkes pür dikkat bizi dinliyormuş. Ben o kadar gülerken bu sohbeti dinleyenlerden hiç ses çıkmaması bana tuhaf gelmişti. Kahvehanecinin dediğine göre sohbeti bölmemek, Kara’nın hızını kesmemek adına hepsi sessizce gülüyormuş. “Neden hayvan öldürüyorsunuz?” sorusunu ben sormuştum, Kara’ nın beni de “Asıl katil onlardır” dediği sınıfa dâhil edip etmediğini sormadım, muhtemelen cevap “Hayır” olacaktı, ama… 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.